Türkiye’nin turizm performansı uzun yıllardır İstanbul, Antalya, Muğla ve İzmir gibi güçlü destinasyonların yüksek ziyaretçi hacmi üzerinden şekilleniyor. Ancak turizmin ekonomik etkisini daha geniş bir coğrafyaya yaymak açısından önümüzdeki dönemin önemli başlıklarından biri, ana destinasyonların dışında kalan şehirlerin daha güçlü turizm ürünlerine dönüştürülmesi olabilir.

Buradaki mesele yalnızca yeni şehirleri tanıtmak değil. Bir destinasyonun görünür olması ile turizm ekonomisine sürdürülebilir biçimde dahil olması arasında önemli bir fark var. Ulaşılabilirlik, konaklama kapasitesi, gastronomi, kültürel miras, etkinlik takvimi ve yerel hizmet kalitesi birlikte çalışmadığında tek başına tanıtım yeterli olmuyor.

Ankara’nın iş ve kongre trafiği, Konya’nın kültürel ve inanç turizmi potansiyeli, Gaziantep’in gastronomi kimliği, Şanlıurfa’nın arkeolojik mirası veya Mardin’in kültürel dokusu kendi başına güçlü değerler taşıyor. Asıl stratejik konu, bu değerlerin konaklama süresini uzatan, harcamayı çeşitlendiren ve tekrar ziyaret motivasyonu oluşturan bütünlüklü deneyimlere dönüştürülmesi.

Bu nedenle destinasyon rekabetinde bundan sonraki aşamanın yalnızca “daha fazla tanıtım” değil; ürünleştirme, bağlantı kurma ve ziyaretçi akışını yönetme meselesi olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’nin turizm gelirini artırma potansiyeli yalnızca mevcut merkezlere daha fazla ziyaretçi taşımakta değil, henüz yeterince ekonomik değer üretemeyen şehirleri güçlü destinasyon ekosistemlerine dönüştürmekte de yatıyor.

Bu dönüşüm başarılabilirse turizm, birkaç güçlü merkezin performansından daha fazla beslenen; bölgesel ekonomilere daha dengeli yayılan bir yapıya kavuşabilir.