Bu soruyu düşünürken kelimenin kökenine bakmak bana ilginç geldi. Latincede "hospes" kelimesi hem ev sahibini hem de misafiri ifade ediyor. Yani aynı kelime ilişkinin iki tarafını birden anlatıyor. Otel, hastane ve misafirperverlik anlamına gelen pek çok Batı dilindeki kelime de bu kökten geliyor. Bu bana misafirperverliğin özünde tek taraflı bir hizmet değil, karşılıklı bir ilişki olduğunu hatırlatıyor.
Fransız düşünür Jacques Derrida da konukseverlik üzerine yazdıklarında benzer bir gerilime dikkat çeker. Derrida koşulsuz konukseverlik ile koşullu konukseverlik arasında bir ayrım yapar. Koşulsuz konukseverlik, kapıya gelen kim olursa olsun, ne istediğini sormadan onu kabul etmektir. Koşullu konukseverlik ise kurallarla, sınırlarla ve karşılıklı beklentilerle tanımlanır. Derrida'ya göre bu ikisi arasında hiçbir zaman tam olarak çözülemeyen bir gerilim vardır.
Turizm, bu gerilimin tam ortasında duruyor aslında. Bir yanda kültürel olarak taşıdığımız, misafiri başköşeye oturtan, ondan karşılık beklemeden ikramda bulunan bir gelenek var. Öte yanda ücret karşılığı sunulan, standartları olan, ölçülen ve değerlendirilen bir hizmet. Turizm sektörü bu ikisini aynı anda yaşatmaya çalışıyor.
Türkiye'nin bu konudaki avantajını yabancı ziyaretçilerden sık sık duyuyorum. Bir çarşıda ikram edilen bir bardak çay, yol tarif ederken yanınıza katılıp sizi gideceğiniz yere kadar götüren biri, bir köyde kapısını açan bir aile. Bu anlar çoğu zaman bir seyahatin en çok hatırlanan anları oluyor. Hiçbir otelin, hiçbir eğitim programının tam olarak üretemeyeceği bir sıcaklık bu.
Ama bir fark var: Bu sıcaklık bir otelin resepsiyonunda, bir restoranın servisinde ya da bir transfer aracında kendiliğinden ortaya çıkmıyor. Profesyonel misafirperverlik; dikkat, bilgi, tutarlılık ve beceri gerektiriyor. Bir misafirin ne istediğini sormadan anlayabilmek, bir şikâyeti savunmaya geçmeden dinleyebilmek, yoğun bir günün sonunda bile aynı özeni gösterebilmek. Bunlar kültürden gelen bir yatkınlıkla başlayabilir, ama ancak eğitimle, deneyimle ve iyi bir yönetimle kalıcı hale gelir.
Burada bence Türkiye turizminin önemli bir yanılgısı var. Misafirperverliği o kadar doğal bir özellik olarak görüyoruz ki, onu ayrıca öğretmeye, geliştirmeye ve korumaya ihtiyaç duymuyoruz. Sanki herkes zaten bu kültürle büyüdüğü için, bu beceri kendiliğinden sektöre de taşınacakmış gibi.
Oysa sahada gördüğümüz tablo çoğu zaman farklı. Sezonluk çalışan, yeterli eğitim almamış, uzun saatler boyunca yoğun bir tempoda çalışan personelden kültürel misafirperverliğin en güzel halini beklemek gerçekçi değil. Misafirperverlik bir tutum olduğu kadar bir enerji de gerektiriyor. Yorgun, değer görmediğini hisseden ya da işinin geleceğini göremeyen biri için, misafirine gerçekten içten bir ilgi göstermek kolay değil.
Bu yüzden misafirperverliği yalnızca misafir ile çalışan arasındaki bir ilişki olarak değil, bir kurumun çalışanına nasıl davrandığıyla da ilgili bir mesele olarak görüyorum. İyi ağırlanmayan birinin, başkasını iyi ağırlamasını beklemek zor. Dünyanın hizmet kalitesiyle öne çıkan otel gruplarının büyük kısmı, bu nedenle önce kendi çalışanlarına yatırım yapıyor. Misafir deneyimi, çalışan deneyiminin bir yansıması gibi bir şey oluyor.
Misafirperverliğin bir diğer boyutu da kültürel farklılıklar. Bir kültürde sıcak ve samimi bulunan bir davranış, bir başka kültürden gelen misafir için fazla yakın ya da rahatsız edici olabiliyor. Israrla yapılan bir ikram bazı misafirler için güzel bir jest, bazıları için ise reddetmekte zorlandıkları bir baskı. Profesyonel misafirperverlik, kendi kültürümüzün sıcaklığını korurken karşımızdakinin beklentilerini de okuyabilmeyi gerektiriyor. Bu da yine kendiliğinden gelen bir şey değil, öğrenilen bir beceri.
Derrida'nın ayrımına geri dönersek, belki de turizmde ideal olan bu iki konukseverlik biçiminden birini seçmek değil, ikisini dengelemek. Bir yanda standartlar, süreçler ve profesyonel beceriler. Öte yanda bunların hepsine anlam katan içtenlik ve sıcaklık. Yalnızca standartlara dayanan bir hizmet kusursuz ama soğuk olabiliyor. Yalnızca içtenliğe dayanan bir hizmet ise sıcak ama tutarsız. Gerçek misafirperverlik, ikisinin buluştuğu yerde ortaya çıkıyor.
Türkiye'nin turizmde rekabet avantajını korumak istiyorsak, misafirperverliği tanıtım materyallerindeki bir slogan olmaktan çıkarıp, üzerine çalışılan, eğitimi verilen ve değer gören bir meslek haline getirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Elimizdeki kültürel miras çok değerli. Ama her miras gibi, korunmadığında ve bir sonraki kuşağa aktarılmadığında kaybolabiliyor.
Belki de sormamız gereken soru, misafirperver olup olmadığımız değil. Asıl soru, bu misafirperverliği ne kadar bilinçli bir şekilde yaşattığımız.